Inversio
Bir şair gözlerini kapayınca görmeye değer şeyler azalırmış dünyada, biliyor muydun? Kim öğretti sana bunu, geliştirdiğin yeni sendromlar mı yoksa? Hayır, üç gündür düşündüğüm, bi üstadın tekniği. Kimmiş o üstad, omuzlarında yükseldiğini söylediğin yazarlar mı? Hayır mezarının başında ağladığım yazarlar. Tekniği de bu; bir an önce yazıp kurtulmak.
Bozkırın kalemine kan değmiş, yazarak öldürmek her dakika meşruymuş onun için. Yeni bir tanrı inşaa etmiş içinde. Şeytana pabucunu doğru giydiren bir tanrı; Tanrının tanrısı.
Çürümüş kalplerin zihninin bekaretini sorgulamasına çok kızarmış. Iskalarmış yazıyı hep, anlarmış kendinden bi yazar olmayacağını, yazdıklarını kimlerin okuduğuna da takılmazmış.
Bozkırdan hallice;
Kurganlar bulduk Bozkır ve ben. Hayatına söz geçirememiş, fazladan dünyaya üç beş kazık atamamış adamlar beklerdi ancak ölümün sonrasını derdi. Kulak kabartmaya değecek şeyler diye düşünürken birden kesilirdi sesi. Gerçeküstü şeyler yazıyordu hayatı hakkında, ayrımı ancak, adımını nereye atsa orasının yanlış olduğunu görenler anlayabilirdi. Hayıflanmazdı bundan "bu evrimin geri kalmış maymunu bir ben miyim anasını satayım" diyerek içine içine atardı adımlarını. Herkes inandığına değil, kandırılmak istediğine gerçek diyorsa, o da kendine Bozkır değil, Bozkır'ın oğlu diyordu.
Kendimden hallice;
İlerliyorduk, kurganların, yani kazık atamadığı için gömülen adamların arasından sıyrıla sıyrıla. Sanki omzumuz kendimiz gibisine çarpmış da eskisi kadar rahat sövemezmişiz gibi yalnızlığımıza, o derece bi ürkeklikle işte, usulca.
Felbeladan Hallice;
Felbelayı rüyamda gördüğüm günlere dönüyorum birden; Hakan Günday'ın yazılmamış bir kitabıydı, annemle kütüphanedeydik, sarıya çalan bir kapağı vardı kitabın, ismini daha önce hiç duymadığım bir şeydi; Felbela! Süsleme demekmiş, tam olarak felbela değil aslında, felbeleymiş süslemenin adı. Garipti, daha önce duymamak bir kenara dursun, gerçek bir kelimenin diğer bir ifade ediliş şekli olması asıl garip olan şeydi.
Bozkır bir kez daha alıyor kalemi elimden, bu sefer kaçarı yok, kesin yazacak Bozkır 2'yi diyorum. Maalesef yine yazmıyor, önce onu yiyip bitiren kırgınlıkların üstünü çizmeliymiş, içe dönüklüğünden değil, içe çöküklüğünden kurtulmalıymış, kendi içine döne döne en son dönecek bir yeri kalmayınca çökmeye başlamış kendi içine, biriken ne varsa kendinde koca bir karadeliğe dönüşmüş, nihayetinde sonsuz bir entropi yaratmış kendisiyle. Ona yaklaşan ne varsa içine çekmek yerine kendi yörüngesine oturtuyormuş, kendisiyle beraber başkalarını da dibe çekmeyi hep ayıp sayardı, kendi mutsuzluğunu başkalarına bulaştıranlardan da hep nefret ederdi zaten. Günaydın yazar, bugün nasılsınız? İyiyim demeye yakın bir ifade takınıyorum yüzüme, zaten cevabımın da bu olduğunu anlıyor.
Gündelik şeyler sizi hala boğuyor mu?
Hayıra yakın bir ifade yine yüzümde. Kendiniz olmakta zorlanıyor musunuz? Dünden daha yakınım bugün kendime. Eskisi kadar tiksinmiyorsunuzdur umarım kendiniz olmaktan. Sayılmaz, sadece bunca gerçeküstü "şey" arasında kalakalmaktan yoruluyorum. Olağan bir benlikle devam etmek istiyorum hayatıma. Kendi döngünün kurbanı olmayı sen seçtin, anlattıklarının hangisi Bozkır hangisi sensin anlamak bile zor oluyor, keşke biraz daha açabilsen kendini bana. Bunları size anlatmakla yeterince açmış oluyorum zaten kendimi, inanın bu iş cesaretimin sınırlarını zorluyor, ben de haz etmiyorum bundan, en azından böyle olmaktan.
Anonim olarak yazıyor olmak bile bazı konulara değinmemi engelliyor, cesaretten fazlası lazım bunlara biliyorum. Beni çileden çıkartan şeylerin sayısı arttıkça satırlarım azalıyor. Halbuki 6 ay önce yazdıklarım şimdiki ruh halime ışık tutuyorken, kendi satırlarında şifa bulan biriyken kaçmışımdır yazmaktan hep. En son kaçamayacak hale gelene kadar konuşturmuyorum kalemimi. Yazarken nöbetler geçiriyorum bildiğin, yazacak bir şey bulmak ya da üç beş kelimeyi birbiri ardına sıralamak değil güç olan, güç olan kelimelerin beni kemirmesi, düşündüklerimin şakaklarımdan tırmalaması beni, bunlara rağmen yazmak, kendime rağmen yazmak, kendime bir teşhis koyamamak, bana sallanan parmaklardan fazlası olmuşken hep, kendini o parmak sahipleri kadar bir bok sanamamak..
Başka şeyler söylemeyi düşünmeyi ya da yazmayı çok istiyorum, donüp dolaşıp aynı satırlarda görüyorum kendimi. Diğer yandan kızmıyorum da kendime, içe çöküklük benim suçum mu diyorum? Ya da ortaya konulan bir hikayenin aynı anda üç ya da dört gözden nasıl görünebileceğini şak diye ortaya salıvermek benim suçum mu? Anlaşılsın diye özel bi çaba gösterip dururken yine bi bok anlatmayı becerememek benim suçum mu?
Şöyle bi bakıyorum bıraktığım bu nota, herhalde diyorum, beni bu dört duvardan kurtarmaya yetecektir bu yazdıklarım. Gömüyorum bu notları buz tutmuş toprağa. Ufuktan ufuğa dağılarak ilerliyorum, geç kaldığımı düşündüren en ufak bi imare yok etrafta. Geç kalmayı da asla anlayamadım zaten, hani demiştim ya "kazık atamadan gömülenler" diye, heh işte ancak onlar geç kalır gidecekleri yere, 18'ine gelmeden bi karıyı düzemedi diye kafayı yiyenler, 25'ine kadar bi maaşa tasmayı taktıramayanlar, dünya evine girerken hatununu daha önce deldiklerini öğrenince o dünya evinin başına yıkıldığı adamlar, işte onlar geç kalır, alıntıda da dediği gibi; dünyaya randevuyla gelen puştlar. Benim geç kalacağım bi yer yok, beni bekleyen imza günleri, bana yarını düşündüren hiçbir şey yok, beni benden etmek yerine bana ilk defa öğreneceğim bir şey söyleyen yok. Bunca yokluğun arasında tabi, varım dedirtecek, evet lan anlıyorum diyecek hiç kimse yok.
Bilinç bir canlının çevresinin ve kendinin farkında olma hali. Evet kelimemiz bu; farkındalık. Bunca farkındalığa rağmen bilinçten mahrum olmak. Yani bilinçsizce yazmak, bu okuduklarınızın ne olduğunu değil, ne olmadığını gösterebilmekte mesele. Tıpkı hepimizin hayatımız boyunca kim olduğumuzu anlamak için koşturmasına karşın tünelin sonunda bizi bekleyen cevabın aslında kim olmadığımız gerçeği gibi. Size kim olduğunuzu öğretenler yarışır mı dersiniz, kim olmamanız gerektiğini öğretenlerin sayısıyla. Mesele bu belki de; kim olmadığımız, daha acısı da kim olamadığımız. Benim meselem neyi yazdığım ve yazamadığım arasındaki ince bir ayrımda kalakalmak. İnce dediğime bakmayın, ne kadar tutunursam iki tarafa o kadar uzaklaşıyor ikisi de benden. Derinlik falan da aramıyorum, rakamlarla ilgilenmiyorum, her an ne kadar derin yazabileceğimi bilmek aslında sayfalara o kadar uzak kalmamı sağlıyor; bir şeyi yapabileceğini bilmek o şeyi yapmaktan seni en çok alıkoyan şey midir yoksa?
Bu metin diğerleri gibi olmayacak, zerre uğraşılmadı ortaya bişeyler koymak için, düşünmedim, çabalamadım, çünkü yapabiliyorum, çünkü ne kadar uğraşsam da koşsam da kaçamıyorum, yazmak da kurtarmıyor beni, ettiğim dua da.
Yürüyorum sadece
Varmak istercesine değil, bilip de gitmek istemeden
Varmak yüzleşmektir
Yüzleşmek ise yüzümü eskitir
Asla sizinle uyanmayacağım
Gözlerim açılacak belki, içim ise kapalı
Sövülecek dallar doğacak içimde
Hiçbirine uzanmayacağım
Utanmıyorsan yeterince kazmamışsındır
yazarak kaçmalı
kendimden hem de
çünkü okurken değil, yazarken acımalı
bazı şiirler yaşamaz
ölmemeyi başarır
yazılsa eksik kalacak her şey
yazılmasa fazla
-Muhittin aksoy