Felbela
Ben Ordo. İki hafta oldu kanserle tanışalı. 5 yıl olmuş 17 yaşımı terk edeli. Epeyce de olmuştur gözlerim rengini kaybedeli. Bugün yine çoğaldım kendimle. Yine terk edebildim içimdekilerden birkaçını. Sakinlikle kucaklayabildim gökyüzündeki yüzümü. Sonra küçüklüğüme ağladım. Sitem ettim taşa toprağa. Bensiz çiçeklenmeyi öğrenemeyen ağaçlara kızdım. Sonra kalemi aldım elime. Kanattım kendimi sayfalara. Kafamdan süzülenler sadece cam kırıkları. Noktalayamadığım ne varsa, noktalarla anlatacağım sana. Elinde bi avuç kitapla anlatacağım. Önüme çıkan her ihtimali yutarak, küfrederek, seçim yaparak, ölmekle yazmak arasında sekerek, ne kadar koşabilirsem o kadar anlatacağım. Yazacaklarım nereye kadardı? Ben nereye kadardım, nerede taşacak veya kaynayacak yüreğim? En son ne zaman heyecanlandığımı hatıralar arasında bulamazken, onun bunun hayatında sesi soluğu kesilmiş hatıralardan ibaretken, nereye kadardım böyle? Artık hiçbir şeyi tersten tanımak istemiyordum. Birilerinin gözlerinde kendimi görme umudunun beni kemirmesini de istemiyordum. Giden insanların kalan terk edişleriyle göz göze gelmek istemiyordum mesela. Bay F'nin bıraktığı notları okumak istemiyordum. Çok gecikmiştim demek ki. Her şeyi en erkenden idrak eden zihnim bir şeyleri kaçırmıştı belki de. Tutmamış olmalıydı bi yerlerde dikişlerim. Bir türlü taşamıyordum ben sayfalara, hep içime içime akıyordum, cümlelerim bile benden önce tükeniyordu. Ayağıma batan dikenlere fazla aldırış etmişim, yol küsüyormuş oracıkta bana, görmemişim. Alakayı da kesmiş satırlarım birbirleriyle. Rüzgarın sesi bile uzaklaşır olmuş. Kuşlara kırgındım şu günlerde, zihnim kanat çırpamadığı için kıskanıyordum belki de onları. Günlüğümü elime alıyorum, öldürdüklerimin kaçını dirilttim diye bakıyorum. Göremiyorum bişey, kaç kadına anne dedim diye düşünüyorum ya da kaç kıza babalık ettiğimi, kaç kulun Tanrısı olduğumu, kaç tanrının kaç yaramaz kulu olduğumu. Hayır, bulamıyorum. Varlığımın sebepsizliği etrafında dönüyorum. Daire daralıyor, gittikçe sıfıra benzeyen bi hal alıyor. İnsan cesetleri görüyorum bulutların üzerinde, kaç aciz ruh birikti diye bakıyorum eteklerime. Yine göremiyorum, beni benden alanlara bakıyorum, alacak öcüm kalmamışcasına suratımdaki ünleme bakıyorum, sonra yavaş yavaş soru işaretine dönmesini izliyorum. Yok oluyorum, beynimden akan katranlar ürkütüyor beni. Var olmayı becerememiş herkes gibi yazıyorum. Yazarak herkesleşenlere inat yazdıkça kimseleşiyorum. Terk etmek için geç kaldığım dağa taşa bakıyorum, ölme artık dercesine dikiyorlar gözlerini. Belki de bu kadardı hayat, ince ruhluyum diye gezerken inceden inceye lime lime edilmesiydi ruhunun, hassaslaştığın ne varsa göğsünde birikmesiydi. Koştuğuna değmeyecek yıllar kovalardı seni ardından, gel yaşa derdi yaşadığına değecekmiş gibi. Aldanırdın, aldandığına değecek gibi. Noldu? Aynı boşluktan sende de mi var? Kalemindeki sakarlık seni de mi yazmaktan tiksindiriyor, sen de mi çarpabilirsin içindekileri 29 harfle? Çarpsam da kalemim 29'a bölerdi içimdekileri. Hala intiharı yaşatabilirdim bu edebiyata. Ama yapmıyordum, içimdeki ilkelliğe bi şekilde boyun eğiyordum. Aşık olmak, rüzgarın tenimi okşaması beni kurtarırmış gibi. Bekliyordum öyle, bi gün yazamayacak hale gelmeyi. Yazacak bir şey kalmayana kadar ruhumun bükülmesini, adımların terse değil de düzlüğe atıldığı günleri. Çarklarımın normalce döndüğü saniyeleri. Altını çizdiğim satırlar mıydı beni ben yapan, yoksa tozunu yuttuğum kaldırımlar mı bilmeden, her satırda yürüyecek, koşacak bir yer buluyordum. Az konuşuyordum, düşüncelerimse birbirini bükmeye yemin etmiş çubuklar gibi, iç içe geçmiş halkalar gibi, düşündükçe kıvranıyorlardı sanki. Ama durdurmanın mümkünatı yok gibiydi, ne kadar örtersem örteyim üstünü, bi yerden çıkarmayı beceriyordu uzuvlarını. Yüzleşmeye niyetlenmişken de yüzleşecek bir şey göremiyor olmak ürkütüyordu tabi. Nasıl yani derdim, yeterince birikmemiş miyim? Hepsi bir illüzyon muydu? Çiçekleri seyrederken titreyen ellerimden tut da her ortamda boşluğa yuvarlanan gözlerime kadar, hepsi kumpas kuruyordu sanki. Gerçek değilmişim gibi gelirdi. Çok yakında bana bişey olacaktı sanki, hatta daha fazlası, belki de bir şeyler olacaktı, ürpertiler artıyor, kabuslarıma anlam veremiyordum. Her yer tanıdık olmakla beraber herkes yabancıydı sanki, hep bir ağızdan bana kurdukları oyunu itiraf edeceklerdi bildiğin. Gökyüzündeki perde havalanıyor şimdi yavaş yavaş, bulutların ardında suratlar beliriyor, sadece benim gördüğüm gözlerden izmaritler yağıyor, bembeyaz kesiliyor tenim, dalıyorum şu dağların siyahlığına, yerin altına giriyorum, yer yarılsa içine girsem değil de, gök yarılsa dışarı çıksam diyorum, saçılsa zihnim şu boşluğa, kimseler toplayamasa diyorum. Kalemim azarlıyor beni bildiğin, söz geçiremiyorum, şakaklarımdan saplanıyor bana kendi cümlelerim, yüreğim zihnimle el ele uzaklaşıyor benden, susacağım diyorum, yeter ki geri gelin bana, dinlemiyorlar, süzülüyorlar ufuktan ufuğa. Ağlamaklı oluyorum, okuduklarım da şifa olamıyor ruhuma. Yazmayı ciddiye alıyorum artık, lirikal bi cinayet bu bildiğin. Görüyorsun demi? Durmuyorum artık, yazdığım kadar yazamadığım kadar kusuyorum kinimi, başka bi deyişle müthiş bi başkaldırış bu, isyanın, yırtınmanın ta kendisi, kaç parmağım varsa atıyorum vicdanlara, rahatlatan cinsten değil, hepimizin yazınsal otopsisi, aynada görmekten korktuğumuz ne varsa, hepimizin yerine kustuğum ızdırap bu. Her gün bi önceki gün yazdıklarımı okuyorum, tutuluyorum kendime, ensemde hissediyorum kendi nefesimi, rüyalarımda bile kendimi görüyorum. El ele koşuyorum kendimle, ellerim kendi sırtımı sıvazlıyor, hakikat çıbanları batıyor ellerime, geri çekiyorum ellerimi, sonra itiyorum kendimi sarp kıyılardan aşağıya, kanatlanayım diyorum, oysa sadece süzülüyorum. Rüzgar dudaklarımı okşuyor, ölüm gibi defalarca öpüyor bedenimi, kendi dudaklarımla yıkanıyorum, geçmiyor, gerçekten geçmiyor, bi şekilde yakalanıyorum kendimle dolu fırtınalara. Kimsenin benden haberinin olmayışını izliyorum, beni anlayacağını sandığım insanların hafifliği altında eziliyorum, kafasını kaldırıp ben gibi bakmamışlar hiç kendilerine, kendi gözlerinde kendilerine ait birkaç satır bile göremiyorum. Asla kızmıyorum onlara, darılmıyorum, sebep aramadan, ifadesizce yürüyorum kendi yolumda, bir gün omzum benim gibisine çarpar mı diye ümitlenmeden, öylece, kendimle, içimde kaç benlik yarattığımı bilmeden, avucumda kendimden arta kalanlarla, öylece..Sonra yine ölümü düşünüyorum, bi gün çürüyecek olan ellerime bakıyorum, ben gidince yetim kalacak kitaplarıma, ölüme inanmadığım günlerde okumuştum hepsini, şimdi ölümün benim ona inandığım kadar bana inanmasını görüyorum, ölümü yazıyorum, hiçbir mana bulamadığım hayatıma bakıyorum, beni kendinden önce tüketen yıllarıma, inanamıyorum kendime, ne ara bu kadar dolduğuma hayret ediyorum, gülüyorum kendime, tanıyamadığım yüzüme bakıyorum, bi insan kendi yüzünü nasıl tanır diye düşünerek. Gıpta ediyorum, gerçek bir hayat yaşadığımdan bile şüphem var aslında. Kurtulmak bu kadar zor olmamalı diye düşünüyorum, her an kafama sıkma fırsatım varsa, ölüm de bir çıkış kapısıysa, çarpar giderim bu kapıyı diyorum, geriye yaşadığım günlerle beni bekleyen günlerin pis sırıtışı omuz omuza izler beni, şaşırtırlar belki beni, keşke bu kadar sert çarpmasaydın kapıyı yüzümüze derler, biraz çıksaydın kendinden, sadece kafanda yaşamak zorunda kalmasaydın şu yılları, saniyeleri saymasaydın mesela, 4 değil 40 duvar üstüne gelmeseydi senin, her yaşadığını hakikat sanmasaydın, her gün sövmeseydin ölüme, belki sen de yaşardın derlerdi. Deseler de şaşırmazdım, bırakmazdı yine iplerimi elleri yıllanmış ihtiyar.Bir kaç söz daha yazıyorum, ah bir kaçsam diyorum, bir kaçsam kendimden, sonra bir kaç kez daha yaşamak için, bir kaç kez daha yazarak, bir kaç kez daha ölüyorum. Kirleniyorum sonra insanlarla, dudaklarım bile temizlemiyor beni. Boğulmamı engellemiyor hiçbir nefes, suratımda kaç yüz görüyorum bilemiyorum bile. Yağmur yağdıkça sadece avuçlarımda kendi küllerimi görüyorum, üzerimde saydam bakışlar, beni delip geçen, yağmurdan daha ıslak. Delirdiğimi fısıldıyor dört duvardan ikisi, o sinsi fark edilme arzusu yıkmadan geçmiş gitmiş. Cesaret ettiklerim cesaret ettiğime değmiyor, tanıdıklarım tanıştığıma, varım diyenler var olduklarına değmiyor. Yok olmaya yemin ettirecek iyi ki varsınlar duyuyorum, solumdaki pencereden araba farı yükseliyor, aynen bu şekilde yazdım araba farının güneş olduğunu anlayana kadar, bi geceyi daha kendimle bitirdim, yazmak şifa olmasa da neşter görevi görüyor, en ağır uzuvlarımı koparıyorum onunla, kesecek bir uzvum kalmayana kadar, kafam yeterince ağırlaşıp yerinden kopana kadar, inatla ve itinayla.
-Muhittin Aksoy